Yunus GUNES



A beautiful day with Yunus Gunes ("Ders Belgeliği" - Interview)

(Ders Belgeliği Röportajı)

Felsefe nedir?

İnsanın gücü yettiğince evreni kavrama ve düşünme dünyası desek, bu düşünmeyi düzene sokma ve tutarlı olmak mı desek daha iyi olur? Bundan daha kapsayıcı ve anlatıcı bir dil bulsak da bir düzen içinde ortaya koyabilsek! Felsefeyi tanımlamak her zaman yeterli olamamıştır. Felsefe en çok bilgeliği ve bilgiyi sevmek olarak bilinir. Her filozofun bu soruya yanıtı kendi görüşünün içinde yer aldığı bir tanım olarak ortaya çıkar. Bu noktada uzmanca değil de şöyle aklımıza geleni söylersek; olaylara, zamana ve mekana toplu ve tutarlı genel bir bakış, bu bakışı benimseyen, kendine konu eden alan olarak tanımlayabiliriz. Bu alanda zaman çizgisi üzerinde geçmişten gelerek, adım adım nelerin düşünüldüğü, nasıl düşünüldüğü, nelerin söylendiğini ve neleri çözmeye çalıştıklarını düşünmektir. Düşün tarihinde bu değerlenmeyi yapan önemli felsefeciler vardır.

Bilimsel anlamda olmak üzere bir felsefe tanımı yaparak o tanım çerçevesi içersinde arayış göstermek, onun özel metotlarını kullanarak öngörülmüş inceleme çabaları içerisinde değil de çok genelde benim sanat uygulamalarımda, günlük hayatımın ayrıntılarında tutarlı kararlar vermede felsefeye yakın durmak isterim. Her zaman kendimi, başkalarını, doğayı, olup biteni inceler sorgularım; başarı sağlamak, yeni kazanımlar elde etmek, durumlar karşısında tutarlı doğruları bulmak, kararlarımı bilinçli olarak vermek içindir. Her bakımdan düşüncelerimi düzene sokmak içindir bu.

Başkalarını incelerken çeşitli tutarlılıklarla karşılaşırız. Birbirinden farklı ama her biri tutarlı düşünme biçimleri olduğunu görürüz. Biri diğeri gibi düşünmemiştir. Başkası gibi düşünmek zorunda olunmamıştır. Olunmamalıdır. Hoş görülü olmak gerekir bu noktada. Buna özellikle önem veriyorum. Çeşitlilik olması daha iyidir, daha zengindir. Bir kimse benden farklı düşünüyor ve tutarlıysa onu beğenebilirim de. Düşünen insanlardan oluşmuş bir toplum özlüyorum. Geleneksel önkabullerle hareket eden inanç toplumundan çok boyutlu düşünen topluma dönüşmeliyiz. “Neden benim inandığıma inanmıyor?” ,”Neden benim gibi düşünmüyor?” dememeli. “Benim inandığıma o da inansın, oda benim gibi düşünsün” denildiğinde çatışma çıkar. Bundan dolayı geçmişte toplumlar arasında kültürler arasında büyük çatışmalar ve savaşlar çıkmıştır. Tarihteki savaşların çoğu bundan dolayıdır. Ama “düşünme” , “düşünüş biçimleri” … dediğimizde düşünen bireyi bağımsız, kendi içinde bütün olarak görür, yaşamın bir gerçeği olarak değerlendirmeliyiz. Kimse benim gibi olmak, benim gibi düşünmek, benim gibi hareket etmek, benim gibi giyinmek … benim vardığım sonuçlara varmak zorunda olmamalıdır. Bu böyle olduğu zaman yaşamımız çekilmez hale gelir, gelişmeler durur, insan yaratıcılığı körelir, toplumdaki zenginlik ortadan kalkar.

Bir kitabı okurken, birinin fikirlerini incelerken kendimi o birinin yerine koyar, onun baktığı yönde görmeye çalışırım. Onun gibi görür; o bakışın, o kavrayışın hayatın her noktasında geçerli olup olmadığını görmeye çalışırım. O bakışta bir tutarlılık, yaygın geçerlilik varsa “İşte” derim, “ … gibi görüyorum” derim. Kendi içinde bütün, hayatı değerlendirmede bir sistemli görüş olabiliyorsa olumlu bulur ondan yararlanmaya çalışırım. Bir başka değerlendirme zaman, mekan ve olay bakımından gerçeklik olarak, bütünlük içinde bir sistem olabiliyorsa önemli sayarım. Hayatı kuşatan bir değerlendirme olarak görür, onu sever, ona göre hareket tarzı bile belirleyebilirim. Doğaldır ki her değerlendirme hayatı birbiri kadar kapsayıcı olmayabilir. Bütüncül düşünme ve kavrama sistemleri olarak felsefeler vardır. Düşün tarihinde birbirini izleyen, biri diğerine temel olan veya biri diğerini yok sayan çeşitli düşünüşler benimsemesek de her biri önemli fikir sistemleridir. İnsanın tarihinde çok önemli düşünürler vardır ki belirli düşünüş biçimlerinin kurucusu veya başlangıcı olmuştur; bunlara da “Filozof” deriz.

Resimlerinizi yaparken illa bir düşünce içindesinizdir. Bu bakımdan sizce felsefenin yeri ne durumda?

Felsefe, bence resim yapmak sanat yapmak için doğrudan bir formül vermez. Felsefe, bir kişilik, kimlik oluşturup yürütmede, geliştirmede dolaylı olarak yarar sağlar. Sanata dolaylı olarak yansır. Doğrudan yansıdığını söylemem yanlış olur. Sanatı bilimle özdeşleştirerek onu bir takım formüller içerisinde düşünmek gibi sanat için yanlış olan bir yola sapmış oluruz. Ben Sakıncalı görüyorum bunu. Birileri, formüle edercesine sanat eserine ulaşmanın yöntemleri olduğunu ileri sürebilir; ben bunun yanlış olduğunu söylemeliyim. Sanatta bizi kesin sonuca götürecek yöntemler olduğunu söylersek sanat, sanat olmaktan çıkar. Sanat “Bilim” haline dönüşür, ortaya çıkan ürün de şema olmaktan öteye gitmez. İnsan ortadan kalkar; işin öznesi metot, bir yaklaşım biçimi olur. İşte orada insansızlık görülür.

Felsefenin; sanatçının, ticaret adamının, (alanı ne olursa olsun) bir askerin de meslek hayatı içerisinde başarılı olmasına fayda sağlayacağını düşünüyorum. Başkalarının söylediğini, yazdığını tam ve doğru anlayabilmek için, düşünüleni sunarken başkalarının anlayabileceği mantıklı düzene sokabilmek için gereklidir. Yani felsefe herkes için, her zaman, her durumda ve yerde gereklidir. Felsefeyi, ona ilişkin sorunları daha çok düşün alanında yazan kimselerin yazı ve konuşmalarında buluruz. Bir de bütünlük gösteren insan yaşamında, yazım türlerinin her birinde, plastik sanatlarda, müzikte … felsefenin yansımalarıyla karşılaşılır. Ben bunlarda hep bazı şeyler arar bulurum. Felsefeyi yalnız yazılmış soyut metinlerde değil, somut başka ürün ve etkinliklerde bulabiliriz. Sanat ürünlerinin her türünden seyircisine yansıyan düşünme biçimleri olduğunu görürüz. Bir sanat ürünün doğrudan olmasa da dolaylı olarak öne sürdüğü bir fikir vardır. Sanat eseri boş bir şey değildir, soyut bir dili olsa bile onu oluşturan somut bir yaşam, o yaşama temel olmuş bir amaç ve düşünüş biçimi vardır. Yaşanan hayatın gerçekliğinde şekil almış sanat ürününün her birinin öncelikle bir fikir ürünü olduğunu, bir biyopsişik tepki olduğunu düşünüyorum.

Doğa ve Felsefe nasıl bir ilişki içindedir?

Genel olarak doğa insana çok şey öğretmiştir. Yeni açılımlara neden olmuş, yeni için uyaran olmuştur. Esin kaynağıdır. Doğanın herhangi bir olayını ele aldığımızda, gözlemlediğimizde ondan çıkarabileceğimiz sonuçlar değerlidir. Ben kırsal hayatın doğallığından şehir yaşamına katılmanın avantajını duyumsadım. Düşünebiliyor muyuz, bir şehir ortamında, sokaklarda yürürken dikey duvarlar, yatay yollar; dikdörtgen, kare, dairesel, silindirik yüzeyler, çok sistematik şekiller … ama kırlara, açık doğal bir ortama çıktığımızda belirli sistemlere göndermeler yapan formlar yer almaz. Bir rahatlık, zenginlik görülür. Ben doğal alanları çok daha mutluluk ortamı olarak düşünüyorum. Oralarda daraltan, bastıran, sıkıştıran etkenler yer almaz. Birini toplumdan soyutlarken dört duvar arasına atarlar, yeşil bir vadiye değil. Dağın başına bırakmazlar.

Düşünmek ve İnanmak arasındaki fark nedir sizce?

Felsefeyi inançtan ayrı tutuyorum. Bizde bunları birbirine karıştıran çok sayıda kimse vardır. “Ben buna inanıyorum” demek başka, “Ben bunu düşünüyorum” demek başka şeydir. Bir şeyi düşünüp yeniden gözden geçirince, o düşünüleni yeni bir bakışta başka bir değerlendirmeyle yeni, bazen farklı sonuçlara varabiliriz. Ama bir şeye inandınız mı, onu değiştiremezsiniz. Olsa olsa aynı doğrultuda derine inebilirsiniz. İnanç ayrı bir şeydir: Bir şeyi kabul etmektir, ön yargıyla kabule dayanır. Birey için bu böyle olduğu gibi, toplumlar için de böyledir. Bir toplumun düşünme toplumu olması ya da salt inanç toplumu olması o toplumlardan her birinin insan-insan, insan-doğa ilişkileri farklı olur. Düşünme toplumlarında bilimdeki evrensel kazanımlar önemlidir. Birinde ele alınan konu bilimle sorgulanabilirken ötekinde sorgulanamaz. Kabul edilir veya edilmez. Düşünme toplumunda çeşitlilik yaşanılabilir, insanı hoşgörüye götürür; inanç toplumunda hoşgörüden çok dayatma, kabul ettirme ve buyruklar vardır.

Bir Sanatçı ile bir Filozof arasında ne fark vardır?

Çok büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. Felsefe alanında söz kullanılır, sözcükler. Ama sanatçı şu veya bu malzemeyi (bazen somut bir madde) kullanır. Sanatçı da, Filozof da etki yaratmak üzere tutarlı bir sonuca gider, ikisi arasında sadece kullandıkları malzeme farkı olduğunu düşünüyorum.
Şunu da eklemek istiyorum: Sanatçının yazmasını, felsefe insanının da maddeye şekil vermesini.

Neden Özgün Baskı?

Resim yaparken vardığım bir sonuçtan bir tane değil, istediğim sayıda eşitini elde ediyorum. Her birinin altında o resimden kaç tane çoğaltıldığının özel bilgisi yer alır. Bu da o resmin toplum içinde kaç ortamda yer alabileceği demektir. Özgün bir Yağlıboya Resim asıldığı bir yerde kalırken, Özgün Baskının bu yayılma durumunu dikkate alalım. Bu, sanatın halka yayılması, demokratikleşmesi demektir. Ayrıca Özgün Baskı Resimlere kullanıcının daha az bir ederle sahip olabilme avantajı vardır. Özgün Baskının başka sanat ürünlerine göre daha çok hareket etme ve yayılma olanağı var ve bu yönde engelleyici herhangi bir kural yoktur. Uluslararası yayılma şansı vardır. Hem sanatçı Özgün Baskısının bir örneğini kendisinde saklı tutabilir; özel bir arşiv oluşturma olanağı elde eder, bunun da sanatçının özdenetimi bakımından önemi vardır.

Yrd. Doç. Dr. Yunus GÜNEŞ
29 Mayıs 2008

Görüşmeye Katılanlar:
Dilberay Köle
Şükran Abdioğlu
Seher Kahraman

 

Ders Belgeliği Felsefe Kolu Blogu